Sayın Genel Başkanım, Sayın Hocam,
Öncelikle sizleri en içten sevgi ve
saygılarımla selamlıyorum.
Çok değerli Genel Başkanım, sizler
sözde "çözüm süreci" bahanesiyle yaklaşık 142 gündür tutuklusunuz,
adeta bu süreç için rehin tutuluyorsunuz. Bu vahim durum karşısında, ailenizin
yaşadığı sıkıntıları ve çektiği üzüntüleri büyük bir hüsran, derin bir kalp
kırıklığı ile maalesef takip etmeye de devam ediyoruz. Kıymetli ailenize saygı
ve hürmetlerimi sunuyor kendilerine sabırlar diliyorum. 11 Haziran’da
sevdiklerinize kavuşmanızı diliyor bunun için dua ediyorum…
Umarım hakim karşısına çıkacağınız
gün, özgürlüğünüze kavuşur, adalet yerini bulur ve yeniden aramıza dönersiniz.
Çünkü siz, demokratik değerlerin, adaletin, hak ve hukukun yanında duran; her
zaman doğruları söyleyen; vatanına, milletine ve tüm yurttaşlarına (hangi
kesimden olursa olsun) sahip çıkan bir lidersiniz.
Sayın Genel Başkanım siz her zaman
halkın sorunlarını dinleyen, bu sorunlara çözüm üretmeye çalışan; her
platformda sahici bir anlayışla, gerçekçi yorumlarla ve net ifadelerle
kamuoyunu aydınlatan bir duruş sergilediniz ve sergilemeye de devam
ediyorsunuz. Toplumu gerçeklerle buluşturan, birlik ve beraberlik umuduyla
yarınlara taşıyan bu tavrınız bizler için çok kıymetli. Çünkü bu ülkenin sizin
gibi insanlara gerçekten çok ihtiyacı var.
Ben bir genç olarak, sizin
söylemlerinizden, samimiyetinizden, bu vatana olan tutkunuza duyduğum güvenle,
herhangi bir art niyet taşımadan, şeffaf, ilkeli ve net bir duruşunuz için
sizlere minnet duyuyorum. Ancak belirtmek isterim ki ben, klasikleşmiş ve
kalıplaşmış milliyetçi anlayışlara sahip biri hiçbir zaman olmadım, olmayacağım
da. Ve görüşüm şudur ki Zafer Partisi,
bugün yozlaştırılmak ve içi boşaltılmak istenen milliyetçilik anlayışına karşı;
Atatürk ilke ve inkılaplarını temel alan, toplumun tüm değerleriyle
sentezlenmiş yeni bir siyasi anlayışla yola çıkmıştır. Sizler bu partiyi
kurarak, Türkiye'nin gerçek ihtiyaç duyduğu bir dönemde halkımıza umut oldunuz.
Tüm imkânsızlıklara rağmen partiyi ayakta tutabiliyor olmanız son derece
kıymetlidir.
Bugünkü siyasi iklimde Zafer
Partisi, sadece alışılagelmiş bir milliyetçilik anlayışını değil, çok daha
derin ve geleceğe dönük bir bakış açısını temsil etmektedir. Atatürk’ün çizdiği
yolda, vatanın sınırlarını ve milletin geleceğini esas alan parti duruşunuz
bizlere ilham vermektedir.
Ben Cumhuriyet’e, Atatürk’e yürekten
bağlı, vatanını ve milletini –bu ülkede hangi kökenden olursa olsun birlikte
yaşamaktan mutluluk duyduğu insanlarla birlikte– seven sade bir Türk genciyim.
Size daha önce defalarca mektup
yazmak istedim. Ancak gündemin sürekli değişmesi ve yaşanan gelişmeler,
düşüncelerimi toparlamamı zorlaştırdı. Bu satırları, çıkışınıza yakın bir
zamanda yazmak istedim. Umarım mektubum sizlere ulaşır.
Tutuklandığınız günden bu yana geçen
süre içinde yaşanan gelişmeler, bir genç olarak beni oldukça tedirgin ediyor.
Sizin bu ülke için kurduğunuz hayalleri, gençler için yaptığınız gelecek
planlarını yıkmaya, onları dört duvar arasına almaya ne kadar çalışırlarsa
çalışsınlar bu fikirlerin ve hayallerin kalbinizde zihninizde korunduğunu
biliyor ve hissediyorum.
Siz bu Cumhuriyetin parlayan
yıldızlarından birisisiniz, sizi karanlığa asla mahkum edemeyeceklerdir! Türk
Milleti buna asla müsaade etmeyecektir!
Yaşadığımız süreçler sonucunda ki
adaletsizlikten doğan kaygılar sadece bana ait değil; benim gibi vatanını,
milletini seven, ülkesi için endişe duyan birçok insan da aynı hissiyatı
yaşıyor. Şimdi yeni bir çözüm süreci ile karşı karşıyayız. Hepimizin bildiği
gibi, birinci çözüm sürecinde yaşananlar yakın geçmişimizin acı birer hatırası
olarak hafızalarımızda hâlâ çok taze. O süreç sonunda yaşanan Sur olaylarında
hayatını kaybeden vatan evlatlarımızı rahmetle anıyor, yakınlarına sabır
diliyorum. Şehitlerimiz bu ülkenin güvenliği, bütünlüğü ve orada yaşayan
yurttaşların geleceği için canlarını feda ettiler…
Tıpkı her bayramda olduğu gibi, bu
bayramda da şehitlikler ziyaret edildi. Ancak bu bayram farklıydı...
"Terörsüz Türkiye" söylemi altında yürütülen sürecin yansımaları ve
yapılan açıklamalar, şehit aileleri açısından derin bir kırgınlık ve onur
yarası oluşturdu. Bugün birçok şehit yakını, büyük bir acıyla şu soruyu kendine
sormaktadır:
"Benim evladım neden şehit oldu? Boşuna mı canını feda etti…?
Bu soruları hem sosyal medyada hem
toplu taşıma araçlarında, hem de mezarlıklarda yapılan ziyaretlerde duyuyoruz.
İnsanlar artık bu acıyı içlerine sığdıramıyor. Dün milliyetçilik söylemiyle her
alanda 'Türklük' vurgusu yapan siyasi çevrelerin, bugün tam tersi bir çizgide
yürümeleri; dün hakaret ettiklerine bugün sarılmaları; devletin bütün
mekanizmalarıyla bu çelişkiye zemin hazırlanması insanları derinden sarsıyor.
Özellikle şehit aileleri bu durumdan son derece rahatsızdır.
Ben bir genç olarak bu durumun nasıl
olması gerektiğine dair kendi görüşlerimi, naçizane de olsa, paylaşmak
istiyorum. Atatürk ve Cumhuriyet aşığı
bir genç olarak, belki doğru, belki eksik ya da fazla ama içtenlikle ifade
edeceğim bazı düşüncelerim var. Ve bunları Türkiye’de yalnızca sizinle
paylaşabilirim. Çünkü siz, bu konunun ciddiyetini bilen, yıllardır siyasetin
içinde olan, dünya siyasetini ve güvenlik politikalarını yakından takip eden,
ileri görüşlü bir siyasetçi ve bir eğitimci olarak bu ülkenin gerçekten ihtiyacı
olan bir lidersiniz. Sadece bu nedenle değil, aynı zamanda size duyduğum büyük
saygıdan dolayı da bu satırları yazıyor, düşüncelerimi doğrudan sizinle
paylaşmak istiyorum.
Öncelikle sizin de sık sık
vurguladığınız gibi, Sayın Devlet Bahçeli’nin geçtiğimiz genel seçimlerin
ardından yaptığı kısa ama derin anlamlar barındıran bir açıklamayla başlamak
istiyorum. Sayın Bahçeli, yerel seçimlerden hemen sonra şöyle demişti:
“Türkiye yeni bir döneme giriyor. Her şey değişecek… Umarım Türkiye
değişmez.”
İlk duyduğumda bu sözlerin
ağırlığını tam anlayamamıştım. Fakat zaman geçtikçe, özellikle sizin
değerlendirmelerinizi dinledikten sonra, bu sözlerin rastgele söylenmediğini,
arkasında dizayn edilmiş bir sürecin bulunduğunu fark ettim. Bugün gelinen
noktada, sizin o günkü yorumunuzun ne kadar isabetli olduğu açıkça ortaya
çıkmıştır.
Sayın Bahçeli’nin, çok değil birkaç
yıl öncesine kadar terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan için kullandığı
ifadelerin, bugün nasıl “kurucu önder” gibi tanımlamalara dönüştüğü kamuoyunun
vicdanında derin bir sarsıntı yaratmıştır. Sayın Bahçeli’nin, bu söylem
değişimini kamuoyuna açıklama sorumluluğu vardır. Eğer bu noktaya gelecekti
ise, neden 20-25 yıl önce gelmedi? Neden bu ifadeleri o günlerde kurmadı? Eğer
bu düşünceler samimiyse, neden binlerce vatan evladı toprağa düştükten sonra
gündeme getiriliyor?
Ne yazık ki bu sorulara bugün hiçbir
yanıt alamıyoruz. Dahası, karşısında ki hiçbir gazeteci bu konuyu ne açıkça
sorabiliyor ne de kamuoyuna sağlıklı bir açıklama yapılıyor (gerçi bu soruyu
soracak gerçek bir gazeteci var mıdır kalmış mıdır onu da bilemiyorum. Belki
bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar gerçek gazeteciler kalmıştır. Ancak
onlara da bu isimlere çıkıp asla bir röportaj vermez veremezler).
Oysa geçmişte hem terör örgütüne hem de bazı siyasi partilere karşı çok sert
ifadeler kullanan bir liderin, bugün tam zıt yönde bir tutum alması vicdanları
yaraladığı gibi olması gereken ilkeli siyasi duruşu tam anlamıyla yok
etmektedir.
Ben burada herhangi bir siyasi
lidere ya da partiye hakaret etmek niyetinde değilim. Öyle bir şey haddime de
değildir. Aksine, siyasi görüşlere ve liderlere saygı duymanın bir vatandaşlık
sorumluluğu olduğuna inanıyorum. Tabii bazı partilerin ismini bile anmak
istemediğimi de belirtmek isterim. Bu da benim şahsi duruşumdur. Ancak sade bir
yurttaş olarak bazı sorulara cevap arama hakkımın olduğuna da inanıyorum.
Bugün yine “anayasa değişikliği”
söylemleriyle bir süreç yürütülüyor. Bu süreç “Terörsüz Türkiye” başlığı
altında sunuluyor. Elbette hiç kimse Türkiye’de terör olsun istemez. Ama
geçmişte de “Analar ağlamasın” başlığıyla benzer bir süreç yürütüldü ve buna
itiraz edenler, “Sen analar ağlasın mı istiyorsun?” söylemleriyle susturulmaya
çalışıldı. Bugün de aynı durumla karşı karşıyayız: İtiraz eden, soru soran ya
da şüphe duyan herkes, “Sen terör mü istiyorsun?” şeklinde bir söylemle
baskılanıyor. Senaryo kurucuları yine iş başında…
Aynı senaryo, bu kez daha ustaca,
daha makyajlı bir şekilde karşımıza çıkıyor. Peki, “Sen bir Türk evladı olarak
bu sürecin nasıl işlemesini istersin?” diye sorulursa, açıkça şunu söylerim:
Ben, bu topraklarda hiçbir
çatışmanın olmadığı; insanların kardeşçe, eşit, mutlu, huzurlu, adaletli bir
düzende yaşadığı; demokrasinin, hukukun, hak ve özgürlüklerin herkes için
geçerli olduğu bir Türkiye hayal ediyorum. Hangi kökenden olursa olsun herkesin
birlikte, refah içinde yaşadığı bir ülke...
Ancak görüyoruz ki bugün yürütülen
süreç, samimi bir barıştan ziyade siyasi menfaatlerin gölgesinde ilerliyor. Ve
bu süreçte en çok yıpratılan yine Cumhuriyet değerleri ve Atatürk’ün mirası
oluyor. Bugüne kadar hiçbir dönemde görmediğimiz kadar yoğun ve sistematik bir
şekilde, Atatürk’ün hatırasına yönelik bir “operasyon” yürütülüyor. İsim
vermeye gerek duymuyorum ama bunu yapanlar, açıkça Türk milletinin hafızasıyla
ve duygularıyla oynuyor.
İmralı ziyaretleriyle başlayan yeni
süreçte nereye gidileceği konusunda hepimizin endişeleri var. Abdullah Öcalan,
yakalandığında “Ben Türk devletinin yanındayım, emrindeyim” demişti. Peki,
Sayın Bahçeli o zaman neden bu sözleri ciddiye almadı da, neden şimdi gelen
çağrılara bu kadar kıymet veriyor? Eğer samimiyse, neden 20 yıl boyunca bu
yaklaşımı benimsemedi? Neden onca can, onca zaman, onca kaynak heba olduktan
sonra bu noktaya gelindi? Bunun cevabını hem kamuoyuna hem de bu ülkenin
şehitlerine gazilerine yakınlarına vermek zorundalar!
Bugün yürütülen sürecin ne yazık ki
samimi olmadığını üzülerek ifade etmek zorundayım. Keşke bu süreç gerçekten iyi
niyetle, açık ve şeffaf bir biçimde yürütülse... Ve içinde sizin gibi
tecrübeli, ilkeli, milletin güvenini kazanmış siyasetçiler de yer alsa. Türk
milletinin gözleri önünde, televizyonlar karşısında, açık oturumlarda
tartışılarak, milletin bilgisi ve onayıyla ilerlese… O zaman bambaşka bir
tabloyla karşı karşıya olabilirdik. Ancak şu an yaşananlar bu şekilde
yürümüyor. Bu süreçte, Türk devleti için canını ve bedenini feda etmiş
şehitlerimiz, gazilerimiz ve onların aileleri adeta yok sayılıyor. Oysa
biliyoruz ki onlar, terörsüz bir Türkiye için en büyük fedakârlığı yapmış
insanlardır. Elbette ki böyle bir amaç için üzerlerine düşeni her zaman yapmaya
hazırdırlar. Zaten bu ülkenin daha güvenli, daha yaşanabilir olması uğruna
canlarını ortaya koymuşlardır. Ancak bu kadar kritik bir süreçte, onların fikri
dahi alınmamıştır…
CHP Lideri Sayın Özgür Özel'in, bu
süreçte şehit ailelerinin hassasiyetine yaptığı vurgular (sizin de her zaman
altını çizdiğiniz gibi) çok önemlidir. Ben bir genç olarak bu hassasiyetin
toplumsal düzeyde daha çok dikkate alınması gerektiğine inanıyorum. Ancak bu
süreçte kullanılan dilin de tarafsız, net ve objektif olması gerekmektedir.
Bu noktada özellikle dikkatimi çeken
bir hususu paylaşmak istiyorum. Bu sürecin barış getireceği, çatışmasızlık
ortamı oluşturacağı söyleniyor. Fakat Dem Partili Tuncer Bakırhan’ın geçtiğimiz
günlerde köy korucularıyla ilgili yaptığı açıklama toplumu derinden rahatsız
etti. Açıklaması aynen şöyle:
“Şimdi inşallah korucu arkadaşlar
herhalde işsiz kalmayacak. Hani çatışma, silah bittiyse dünya kadar korucu var.
Hayır hayır, bunu öneri olarak da sunuyorum... Elinde silah olacağına, elindeki
silahı al ver sopayı, köyde hayvan baksın yani. Hayır gerçekten ya, daha onurlu
bir görevdir. Köylüsünü ezme yerine, kendi insanına silah çekme yerine… Söz
veriyorum. O geçmişte yaşananlara tabii ki onların da muhasebesi yapılmalı
ayrıca. Ama onları da işsiz bırakmamak için parti olarak elimizden geleni
yapacağız.”
Burada beni asıl düşündüren ve
kaygılandıran ifade ise “Geçmişte yaşananların muhasebesi yapılmalı ayrıca”
sözüdür. Ve ‘’Kendi insanına silah çekme yerine ifadesidir’’ Bu cümle,
korucuların geçmişte yaptıkları görevlerin sorgulanacağı, hatta bazı
operasyonlar nedeniyle bir "intikam muhasebesi" yürütüleceği anlamına
mı geliyor? Bu çok tehlikeli bir söylemdir ve kamuoyuna açık bir şekilde izah
edilmek zorundadır. Bakırhan daha sonra katıldığı bir programda da bu sözlere
yönelik gelen tepkilere rağmen bir özür ifadesi kullanmamıştır. Medyada
"özür diledi" şeklinde yer alsa da, açıklamasında herhangi bir özür
ifadesi bulunmamaktadır. Köy korucuları bu açıklamalara gereken cevabı
vermiştir. Ama asıl mesele şu: Eğer ortada samimi, yapıcı ve barışçıl bir süreç
varsa, bu süreçte böylesine provokatif, oportünist yaklaşımlara asla yer verilmemelidir.
Ne yazık ki bugün yaşananlar bize
sürecin hiçbir şekilde şeffaf yürümediğini göstermektedir. Türk milletiyle
süreç hakkında açıkça bilgi paylaşılmamakta, sürekli olarak bir belirsizlik
ortamı yaratılmaktadır. İnsanlarımız tedirgin çünkü geçmişte yaşanan acılar
hâlâ hafızalarda tazeliğini koruyor. Yaklaşık 800'e yakın vatan evladı, benzer
bir “siyasi süreç” uğruna hayatını kaybetti yaralandı gazi kaldı…
Bugün TSK’dan Atatürkçü subayların
ihraç edildiği bir dönemde, akıllara ister istemez şu soru geliyor: O
dönemlerde de, ülkesine ve milletine bağlı vatan evlatları, göz göre göre bir
planın parçası mı yapıldı? Liyakatli, deneyimli, cesur polisler, askerler,
jandarmalar o çatışmalarda hayatlarını kaybetti. Belki bugün devletin en üst
kadrolarında görev alacak, genç nesillere bilgi ve tecrübelerini
aktaracaklardı. Yani o dönem yaşananlar, sadece can kaybı değil; aynı zamanda
bu ülkenin geleceğine yapılmış büyük bir darbe niteliğindedir. Bu gerçek, artık
herkes tarafından açıkça konuşulmalı ve tartışılmalıdır.
Bir de günümüz siyasi iklimin de
sürekli olarak “Devlet Aklı”ndan söz ediliyor. Peki, nedir bu Devlet Aklı? Ben
sade bir vatandaş olarak bu kavramı şöyle açıklamak isterim:
Devlet aklı, somut bir kişiye ait
bir düşünce ya da akıl yürütme değildir. Devlet aklı bir mekanizmadır. Bu
mekanizma; yasama, yürütme, yargı gibi güçlerin, kamu kurumlarının, yerel
yönetimlerin ve tüm bürokratik yapıların sağlıklı, şeffaf ve denetimli bir
şekilde işlemesiyle ortaya çıkan ortak bir akıldır. Yani siz devletin tüm
yapısını liyakatle ve adaletle işletebilirseniz, devlet aklı kendiliğinden
oluşur. O zaman bireylerin yönlendirmesine ya da keyfi kararlarına gerek
kalmaz; sistem zaten bu olması gereken doğru aklı üretir.
Ancak günümüz Türkiye’sinde, bırakın
devlet aklını, sağduyudan bile bahsetmek mümkün değildir. Çünkü devletin temel
değerleri ciddi biçimde sarsılmıştır. Hele hele güçler ayrılığı
ilkesinin ortadan kalktığı bir yapıda, devlet aklından söz etmek bile mümkün
değildir. Çünkü gerçek bir devlet aklı; farklı kurumlardan, farklı güçlerden
gelen denge ve denetimle oluşur.
Devlet aklı aynı zamanda milletin
aklıyla örtüşmelidir. Milletin benimsediği, güvendiği, gelecek umudu taşıdığı
bir yapıdan söz ediyorsak, o zaman bu millet o aklın bir parçası olmuş demektir.
Ama güvenin kalmadığı, insanların geleceğe dair kaygı taşıdığı bir ortamda, bu
kavram yalnızca dar bir zümrenin çıkarları doğrultusunda uydurulmuş yapay bir
akıl haline gelir. Bugün yaşadığımız da ne yazık ki budur.
Şayet şeffaf ve samimi bir süreç yürütülmek
isteniyorsa, bu sürecin milletin gözünün önünde olması gerekir. Toplumun tüm
kesimleri bu sürece dâhil edilmelidir. Örneğin benim bir önerim var: TRT’de bu
süreç kamuya açık şekilde tartışılsın. En başta da en mağdur kesimler, yani
şehit aileleri ve gaziler bu yayınlara çıkarılsın, onlara da söz verilsin.
Hatırlarsınız, DEM Partili Pervin
Buldan, “Anneleri bir araya getireceğiz” demişti. Elbette ki hiç kimse anneler
ağlasın istemez. Hiçbir evladın canı yansın, hiçbir gelecek kararsın istemeyiz.
Ama gelin, bir soralım: PKK tarafından şehit edilen evlatlarımızın anneleriyle,
bu sözde barış masasının diğer tarafındaki kişiler bir araya geldiğinde ne
olmasını bekliyoruz? Hatta bu sürece Diyarbakır Anneleri de dahil edilsin bir
sorulsun onlara mağduriyetleri. Hatta kendileri Cumartesi Anneleri ni de dahil
etsin tüm anneler dahil edilsin. Her şey açıklıkla şeffaflıkla ortaya koyulsun
mağdur taraf kim? kimler mağdur edilmiş?
Türk milleti tüm gerçekliği ile görsün. Bu buluşmalar TRT'de yayınlansın, tüm
Türkiye izlesin.
Göreceğiz ki Türk milleti, daima
mağdurların ve şehitlerinin yanında durur. Devletine başkaldırmış,
öğretmeninden askerine kadar nice masum insanı katletmiş bir örgütün yanında
olmaz, olamaz.
Sayın
Bahçeli, bir zamanlar miting meydanlarında “İmralı canisini serbest mi
bırakacaksınız?” diye haykırıyordu. Bugün aynı Bahçeli, dün bebek katili dediği
kişiye “umut hakkı” istiyor. Buradan sade bir vatandaş olarak sormak istiyorum:
Sayın Bahçeli, ne zamandan beri dünün sizin ifadenizle “imralı canisi” bugünün
“barış öncüsü” oldu? Dün vatan haini dediğiniz kişiyi bugün nasıl “kurucu
önder” olarak tanımlayabiliyorsunuz? Bu soruların cevabını vermek millete
borcunuzdur. Ayrıca evet Abdullah Öcalan bir bebek katilidir! Bunu biz değil
bizzat sorgusunda kendisi ifade etmiştir. Bu da devletin kayıtlarında mevcuttur
ve sorgusunu bizzat yapan Emekli Albay Sayın Hasan Atilla Uğur açıklamıştır.
Albay
Hasan Atilla Uğur:
"İmralı'da bebek katili Öcalan’ı sorgularken, 'telsizden
ses kayıtların var, bebeklerine kadar öldürün diyorsun’ dedim. Verdiği cevap;
'İnsanları PKK'nın karşısında duramaz hale getirmek için bunları
söylemem gerekti' dedi.”
Burada net olarak açıkça örgütün büyümesi için bebekleri canice
katlettirdiğini itiraf ediyor…
Eğer gerçekten bir süreç yürütülüyorsa
ve bu süreç samimiyse, sadece göstermelik şehitlik ziyaretleri yapmak yetmez.
Gerçekten şehit aileleri ve gazilerle oturulmalı, onların acısı paylaşılmalı,
soruları yanıtlanmalıdır. Eğer onlar ikna olursa, biz sade vatandaşlar için
zaten başka söz kalmaz. Bizim boynumuz onların karşısında kıldan incedir. Ama
bugün gördüğümüz manzara şu: Gazilerimiz madalyalarını çıkartıp cebine koyuyor,
şehit aileleri mezar başlarında isyan ediyor. Bu, samimi bir sürecin göstergesi
değildir. Eğer bu süreç samimi olacaksa, işe madalyasını göğsünden çıkarıp
cebine koyan o gazilerimizi ikna ederek başlayabilirsiniz…
Burada belki herkes aynı fikirde
olmayabilir ama bir hususu açık yüreklilikle ifade etmek istiyorum: Kürt kökenli
vatandaşlarımızın mağduriyetleri de vardır. Evet bu mağduriyetin asıl
sorumlusu eli kanlı PKK terör örgütütür. Pkk Kürtleri mağdur etmiştir. Zorla
dağa kaçırılan, tehdit edilen, eline silah verilen nice gençte bu ülkenin
evladıdır. Nitekim Diyarbakır Annelerinin yaşadıkları da ortadadır. Eğer Dem
partililer Anneleri birleştirmek istiyorsa işe önce Diyarbakır Annelerinin
sorununu çözmek ile başlayabilirler! Mağdur olan Kürt kökenli kardeşlerimiz bu
milletin vazgeçilmez ve koparılamaz bir parçasıdır ve zorla suça
sürüklenmişlerdir. Bunun ayrımını devlet derin bir ciddiyetle yapmalıdır.
Asıl Kürt sorunu PKK’nın Kürtlere yaşatmış olduğu sorundur asıl Kürt sorunu da
budur! PKK, emperyal güçlerin desteğiyle Kürt kardeşlerimizi araç olarak
kullanmıştır. Elbette geçmişte devlet gücünü elinde tutan bazı unsurlar,
hatalar yapmış olabilir. Bu hataların sorumluları kimse, hesap vermelidir. Eğer
ortada bugün o sorumlular yoksa devlet olarak mağduriyetlerin giderilmesi için
ortam hazırlanmalıdır. Bunu da açıkça ifade etmekten hiç çekinmiyorum. Ancak
devletin gücünü kendi gücü sananların yapmış olduğu yanlışlar tümüyle Türkiye
Cumhuriyetinin bir yanlışı olarak kabul edilemez!
Bazı Kürt kökenli vatandaşlarımız
kendilerini eşit hissetmediklerini ifade ediyorlar. Bu konuda yalnız değiller.
Çünkü ben de bir Türk kökenli bir vatandaş olarak kendimi eşit hissetmiyorum.
Ama bu eşitsizlik “anayasal vatandaşlık” tanımıyla çözülecek bir şey değildir.
Anayasadaki Türk vatandaşlığı tanımı değişse bile bu eşitsizlik ortadan kalkmaz.
Çünkü sorun kimlikte değil, hak, hukuk ve adalette yaşanan
eşitsizliktedir.
Bugün Türkiye’de yaşayan herkes
–Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı, Çerkes’i, Alevisi, Sünnisi v.d. fark etmez– ekonomik
adaletsizlikten, hukukun işlemezliğinden, liyakatsizlikten şikayetçidir. Yani
aslında hepimizin sorunları ortaktır. Ve bu sorunlar ancak gerçek adaletli adil
bir devlet yönetimi anlayışıyla, şeffaflık ve samimiyetle çözülebilir.
PKK’nın sözde fesih bildirgesinde
Lozan Antlaşması’nı hedef alması ve Sevr özlemini açıkça dillendirmesi artık
herkesin malumudur. Benim bu noktada aklımın almadığı şey ise şu: Diyelim ki bu
ülke bölündü, güneydoğudaki topraklarımız farklı bir şekilde yönetilmeye
başlandı. O topraklara ayak basacak olan emperyal güçler, gerçekten bu
bölünmeyi isteyenlere, “alın, siz yönetin hadi bakalım istediğiniz oldu” mu
diyecek? Tabii ki Asla böyle olmayacak. Bu ülkede yaşamakta olan
insanlar, başta Kürt kardeşlerimiz olmak üzere, zulüm görecek; emperyalistlerin
çıkarları uğruna araçsallaştırılacaklar. Çünkü bu yapıların derdi özgürlük,
eşitlik ya da kardeşlik değil; sadece çıkar ve kontrol alanlarını genişletmek.
Ama ne mutlu ki Türkiye Cumhuriyeti böyle bir senaryoya asla müsaade etmeyecek!
Ve buna toplumun tüm kesimiyle birlikte dur diyecek. Kaldı ki zaten bu ülkeyi
toplumun tüm kesimleriyle beraber yönetiyoruz Kürt kökenli birçok siyasetçimiz
devletin en önemli kademelerinde görev almaktadır. Bundan kimse de bir
rahatsızlık duymamaktadır. Bugün güneydoğu bölgelerinde de genel seçimle
demokratik seçimler yapılmakta ve halk sandığa giderek iradesini ortaya
koymaktadır. Ancak halkın oy iradesiyle seçilen bazı belediyelere atanan kayyım
uygulamaları doğal olarak rahatsızlık yaratmaktadır. Bu konuda eleştiri getiren
vatandaşlarımızın haklı noktaları vardır ve ben de bu konuda itiraz edenlerin
yanında yer alıyorum. Ancak bu uygulamaların tamamen kaldırılması da doğru
değildir. Sizin de geçmişte dile getirdiğiniz gibi, bu sürecin anayasaya
uygun, belgeli ve hukuki bir temelde yürütülmesi gerekmektedir. Sadece
İçişleri Bakanlığı’nın yayımladığı bir idari belgeye dayanarak yapılan kayyum
atamaları, kamu vicdanını rahatsız etmektedir. Bu konuda daha şeffaf, yargı
kararlarına dayanan ve açık delillerle gerekçelendirilmiş bir süreç
izlenmelidir
.
Bu arada İç İşleri demişken buradan
İçişleri Bakanı Sayın Ali Yerlikaya’ya da şunları söylemek istiyorum;
Haziran 2017’de, PKK terör örgütü
tarafından şehit edilen Şenay Aybüke Yalçın öğretmenimiz, geçen yıl olduğu gibi
bu yıl da anıldı. Ancak ne acıdır ki, bu yıl yapılan anma mesajında “PKK terör
örgütü” ifadesi yer almadı. Bu durum, inanın akıl alır gibi değildir. Geçen yıl
açıkça “hain teröristlerce şehit edilen” ifadelerini kullanmış olan bir bakan,
bu yıl neden bu ifadeden kaçınır anlamış değilim. Düşünebiliyor musunuz ülkenin
İç İşleri Bakanı PKK Terör Örgütü diyemiyor…
Sayın Bakan’a buradan sormak
gerekir:
Aybüke öğretmenimizi kim şehit etti? Hangi örgüt tarafından şehit edildi?
Bu milletin kalbinde her şehitimiz
gibi Şehit Aybüke öğretmenin de yeri hep canlıdır. Ve şunu da açıkça söylemek
gerekir: Eğer Türkiye Cumhuriyeti’nin İçişleri Bakanı, Aybüke öğretmenin
şehadetinde PKK’yı anmaktan çekiniyorsa, durum gerçekten vahim bir hal
almıştır.
Siz eksik anmış olabilirsiniz Sayın
Bakan, ama ben buradan tamamlamak isterim. Hatta, belki unutmuşsunuzdur diye
geçen yıl ki sözlerinizi hatırlatarak anmak isterim:
“Hain teröristlerce şehit edilen
Aybüke Yalçın öğretmenimize Allah’tan rahmet, ailesine ve milletimize sabırlar
diliyorum.”
Millet olarak yaşadıklarımızı
unutmamak, unutturmamak ve acılarımıza sahip çıkmak zorundayız. Çünkü bu
topraklar, bedeli kanla ödenmiş bir vatanın parçalarıdır. Bu bedeli ödeyenlerin
adını anmaktan, onlara saygı duymaktan geri durmak; bizi millet yapan en temel
değerleri zedeler…
Bugün Türkiye’de bir “Kürt meselesi”
var mıdır? Bence vardır. Ancak bu mesele, bazı kesimlerin iddia ettiği gibi
Türkiye Cumhuriyeti'nin temel yapısında değil, PKK terör örgütünün yıllardır
bölgede uyguladığı baskı, şiddet ve propaganda sisteminde yatmaktadır.
En büyük Kürt meselesi; PKK
tarafından zorla dağa kaçırılan, eline silah verilen ve devlete karşı
kışkırtılan Kürt kökenli vatandaşlarımızın yaşadığı trajedidir. Bu örgüt, Kürt
halkının temsilcisi değil, aksine en büyük düşmanıdır. Gerçekten bir çözüm
isteniyorsa önce bu acı gerçeğin kabul edilmesi gerekir.
Devlet, kendisine karşı işlenen
suçları affedebilir. Ancak vatandaşına karşı işlenen suçların affı için
mağdurların da rızası gerekir. Bu nedenle çözüm, affetmekten değil, adaleti
tesis etmekten geçer.
Bazı siyasi yetkililerin son
dönemlerde “100 yıllık ara sona ermeli” şeklindeki açıklamaları, Cumhuriyet’e
ve Atatürk’e karşı açık bir düşmanlığın dışavurumudur. Oysa Cumhuriyet,
hepimizin ortak değeridir. Elbette her dönemde hatalar, ihmaller yaşanmıştır.
Ancak bu durum, Cumhuriyet düşmanlığını haklı çıkarmaz. Hatalar bireylerin ve
dönemlerin hatasıdır, Cumhuriyet’in değil. Cumhuriyete her seferinde karşı
çıkan ama cumhuriyetin tüm nimetlerinden faydalanan insanların, neden
cumhuriyete karşı olduklarını bir türlü anlayamıyorum. Elbette cumhuriyetin her
döneminde tam anlamıyla demokrasi yaşanmadı, ciddi aksaklıklar oldu. Bu süreçte
bazı mağduriyetler yaşanmış olabilir. Ancak bu ülkede, iktidarı elinde
bulunduran herkes, ne yazikki kendi dönemini kalıcı hâle getirmek adına çeşitli
yanlışlara imza attı. Ne yazık ki bunun bedelini bütün millet, hatta devlet
olarak Türkiye ödedi; bugün de ödemeye devam ediyor. Eğer bir mağduriyet varsa,
bu mağduriyetin çözülmesi için gerekli adımlar elbette atılmalıdır. Ancak bu,
cumhuriyet düşmanlığını asla haklı çıkarmaz.
Şunu da açıkça ifade etmek isterim:
Eğer bu cumhuriyeti bir Kürt kökenli lider kurmuş olsaydı, eğer bu toprakları o
kurtarmış ve halkı sefalet ile esaretten o çekip çıkarmış olsaydı, ben buna da
sevinir, onur duyardım. Neden mi? Çünkü vatanımı kurtarmış, milletimi özgürlüğe
kavuşturmuş olurdu. Ama tarih bir Atakürt yazmadı yani tarihte bir Atakürt yok
tarihte bir tane Atatürk var ve tarih bir tane Atatürk yazdı ve O da Ulu Önder
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür. O, dünya siyasetinin gördüğü en büyük
liderlerden biridir. Ve onun etrafında her etnik kökenden insanımız vardı.
Cumhuriyetin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Kürt kardeşlerimizi hiçbir
zaman “azınlık” olarak görmemiştir. Aksine, “Kürtler bu milletin asli unsurudur”
diyerek kürt kardeşlerimizi bu milletin temeli olarak görmüştür. Ve görmekte de
son derece haklıdır.
Ne acıdır ki, bugün bazı çevreler
“Türkiyeli” ifadesiyle vatandaşlık tanımını sulandırmakta, bu topraklarda bizi
millet yapan kavramları zayıflatmaya çalışmaktadır. Oysa anayasamızda yer alan
vatandaşlık tanımı dünyanın en sade ve en kapsayıcı tanımlarından biridir:
“Türk Devletine vatandaşlık bağı ile
bağlı olan herkes Türktür.”
Bu bir etnik tanım değil, bir
yurttaşlık tanımı bir uyruk tanımıdır. Almanya'da bir vatandaş Alman’dır,
Fransa'da Fransız’dır, Amerika’da Amerikan’dır, İtalya’da İtalyan’dır. Biz
neden “Türkiyeli” olalım? Bu kavram, birliğimizi değil, ayrışmamızı teşvik
eder.
Bazı Kürt kökenli kardeşlerimiz “eşit
hissetmiyoruz” diyor. Bu hissiyat elbette önemlidir. Ben de Türk olarak eşit
hissetmiyorum. Çünkü bu ülkede adalet, liyakat ve ekonomi gibi temel konularda
kimse kendini eşit ve güvende hissetmiyor. Yani Kürtlerin de Türklerin de
sorunu aynıdır: Hakkaniyetli bir düzenin eksikliği.
Dil konusuna gelince… Albert
Camus’nun şu sözü çok çarpıcıdır:
“Benim iki vatanım var; biri Fransa,
diğeri Fransızca. Fransa'yı koruyup kollayabilmek için Fransızcanın
sınırlarında nöbetteyim”
Bizim de Türkçemiz var. Tüm diller
öğrenilmeli, konuşulmalı zaten konuşuluyor da ancak devletin resmi dili tek
olmalıdır. Bu, toplumsal birlik ve ortak aidiyet için bir gerekliliktir. Dil,
yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda bir kültür ve kimlik
taşıyıcısıdır. Tabii ki de herkes ana dilini özgürce konuşabilmelidir. Zaten bu
konuda günümüz Türkiye’sin de böyle bir sorun yoktur. Ana dil eğitimi de
verilebilir tabii bunun karar vericileri toplumun önde gelen dil bilimcileri ve
eğitimcileridir.
Eğer tarihsel konularda hâlâ kafalarda
soru işaretleri varsa, bu meseleler de açıklığa kavuşturulmalıdır. Ancak bunu
kutuplaşma ve suçlama ile değil, TRT ekranlarında tarafsız tarihçilerden
oluşan bir komisyonla, belgelerle, açık açık tartışarak yapmak mümkündür.
Konuşan, tartışan ve öğrenen bir Türkiye’ye herkesin ihtiyacı var…
Demokrasi tarihimiz hatasız
değildir. Ama bu topraklarda özgür bir gelecek hayali kuran herkesin, bu
Cumhuriyet çatısı altında bir arada yaşaması mümkündür. Bizi ayıran kimlikler
değil, ayrımcılığı körükleyen siyasettir. Ve tekrar söylüyorum: Kürt sorunu
varsa, bu PKK’nın Kürt halkına yaptığı zulümdür. Devlet bu konuda tarafını net
ortaya koymalı; halkla birlikte çözüm üretmeli, terör örgütlerini değil, halkın
kendisini muhatap almalıdır.
Bazen düşünüyorum…
İçinde bulunduğumuz bu siyasi
iklimde, mevcut yönetimin artık hiçbir şekilde yeni bir siyasi kazanım alanı
kalmadı. Peki bu yüzden geçmişte olduğu gibi tekrar güvenlik politikaları
üzerinden mi bir alan açılmak isteniyor? Bu politikaların uygulanabilmesi için
bir “güvensiz ortam” inşa edip tekrar güvenlik politikaları ile kazanılan bir
siyasi alan mı inşa edilmeye çalışılıyor…
Geçmişin acı hatıraları, bugün yaşadıklarımızla birleşince, bu sorular
zihnimde yer etmeye devam ediyor. Devlet, halkını korkuyla değil, adaletle
yönetir. Eğer birileri yeniden bir güvenlik krizinden siyasal fayda devşirmeyi
umuyorsa, bu millet bunu daha önce yaşadı ve unutmadı.
Sayın Genel Başkanım,
Siz, İstanbul Büyükşehir Belediye
Başkanı Sayın Ekrem İmamoğlu ile birlikte, aynı hukuksuzluğun ve adaletsizliğin
içinde tutsak edildiniz. İkinizin de farklı siyasi çizgilerden geliyor olmasına
rağmen ortak noktada buluştuğunuz şey: Hak için siyaset yapmanız ve halkı
öncelemenizdir.
Sayın İmamoğlu’na da bir mektup
yazmıştım. O mektubumun kendisine ulaştığını umuyorum. Şimdi size de aynı
duygularla yazıyorum. Sizi sadece her ortam da takdir ettiğim bir siyasi Lider
olarak değil aynı zaman da haksızlığa uğramış, ülkesini seven bir vatandaş
olarak görüyor ve destekliyorum. Ben inanıyorum: Siz de özgürlüğünüze
kavuşacaksınız. Sayın Ekrem İmamoğlu da… Ve inanıyorum ki siz özgür
kaldığınızda, Sayın İmamoğlu’nun özgürlüğü için de tüm samimiyetinizle mücadele
edeceksiniz. Çünkü bu mücadele artık sadece kişilerin değil, adaletin,
vicdanın ve halkın özgürlük arayışının bir mücadelesidir.
Bizler dışarıda, sizi yalnız
bırakmamaya çalıştık. Sosyal medyada, sokakta, evimizde, dualarımızda hep
yanınızdaydık. Elimizden geldiğince, gücümüz yettiğince sesimizi duyurmaya
çalıştık. Ama hiçbir zaman devletimize düşmanlık etmedik. Polisimize,
askerimize, bayrağımıza saygımızdan asla taviz vermedik. Çünkü bizim kavgamız
devlete değil, devleti araçsallaştıran yanlış zihniyetlerledir. Ama bu gözler
maalesef bazı güvenlik güçlerimiz tarafından Türk Bayrağının tekmelendiğini de
gördü… Bu görüntüler zaten medya ya yansımıştı… Ve bu olanlar hakkında hiçbir
işlem yapılmadı. Oysa Türkiye bir hukuk devletidir diye her gün açıklama
yapanların Türk bayrağının korunması konusunda ki kanunlardan haberinin olması
gerekiyordu…
Ne acıdır ki, bizi halkla halkı
karşı karşıya getirmeye çalışanlar; sırça köşklerinden, lüks makam odalarından
bu sahneyi izlemekle yetindiler. Ama tarih unutmaz. Tarih yazılırken kimin
hangi safta durduğunu da, hangi zulme sessiz kaldığını da not eder.
Ben, sizlerin iletişimini, görüş
alışverişini, ileride kurulacak yeni siyasi iklim açısından çok önemsiyorum.
Çünkü bu ülkenin artık yeniden nefes almaya, yeniden umutlanmaya, yeniden
adaleti hissetmeye ihtiyacı var.
İçtenlikle diliyorum ki bu düzen
değişsin. Türkiye yeniden birlik ve beraberlik içinde, temiz, adil, huzurlu bir
geleceğe yürüsün. Siyasi hesaplarla değil; vicdanla, halkla ve hakkaniyetle yol
alınsın. Çünkü bu ülke hepimizin. Çünkü Yüce Türk Milleti her şeyin en güzelini
hak ediyor.
Sayın Genel Başkanım,
Sizin yokluğunuz ülkemizde
fazlasıyla hissediliyor. Nüfus dengemiz tamamen bozulmuş durumda. Sığınmacılar
ve kaçakların sayısı her geçen gün artarken, Türk nüfusu giderek azalıyor. Bu
durum artık büyük bir sorun hâline gelmiştir. Ancak ne yazık ki bu konuda ne
somut bir çalışma yapılmakta ne de bu sorunlar açıkça dile getirilmektedir.
Yürütülen süreçte milletimizle
şeffaf bir biçimde paylaşılmıyor. Kapalı kapılar ardında bir şeyler yönetiliyor
ve bu durum, Türk milletine hiçbir şekilde açıklanmıyor. Zaman zaman
göstermelik şehitlik ziyaretlerin de bazı ifadeler kullanılıyor olsa da
bunların hiçbiri yeterli değildir; aksine, toplumun gazını almak istemekten
öteye geçmemektedir. Özellikle merhum Alparslan Türkeş’in mezarında Syn. Bahçeli’nin
yaptığı, Abdullah Öcalan’a “kurucu önder” imasında bulunan açıklaması hem
şehitlerimizde hem gazilerimizde hem de vatanına ve bayrağına bağlı tüm
yurttaşlarda büyük bir şaşkınlık ve üzüntü yaratmıştır. Bu açıklama, milliyetçi
camiada onur kırıcı bir etki yaratmıştır.
Ben mevcut yönetimin aldığı bu
pozisyonları, siyasi istikbal arayışı olarak görüyorum. Hangi kesim de oy
potansiyeli varsa ona yönelen, ilkesiz bir siyaset izlenmektedir. Yarın bir gün
örnek veriyorum en karşı çıktıkları LGBT oyları siyasete etki edecek noktaya
gelse hemen en büyük savunucularının kendileri olacağını görmek hiç de zor
değildir. Zaten mevcut yöneticilerinin zamanında LGBT hakkında söylemleri de
arşivlerde kayıtlıdır. Hatta ülkede çoğunluklu uzaylı bir oy potansiyeli bulunsaydı
onlarında onların da oyuna talip olmak için ellerinden geleni yaparlardı :)
Latifeyi bir kenara bırakırsak elbette bir siyasi parti toplumun her kesiminden
oy almak isteyebilir; bunda bir sakınca yoktur. Ancak bu, bir duruşa, bir
ilkeye siyasi bir omurgaya sahip olunarak yapılmalıdır. Bugün geldiğimiz
noktada, ne yazık ki mevcut yönetimde ne bir milli duruş ne de bir omurga
kalmıştır… Seçim döneminde söylediklerinin tam tersini yapan bir siyasi
kadronun, artık halk nezdinde meşruiyeti fiilen
kalmamıştır. Üstelik bu
söylediklerinin tersini yaparken, bir açıklama yapma gereği dahi
duymamaktadırlar.
Umarım ülkemiz, daha sağlıklı bir
siyasi geleceğin kapılarını aralar…
----------
Sayın Genel Başkanım, çok kıymetli
hocam, değerli ailenizle birlikte hepinizi saygı ve hürmetle selamlıyorum. Size
sağlık, huzur ve özgürlüğe kavuşacağınız günlerin en kısa zamanda gelmesini
temenni ediyorum.
Ailenizle yeniden bir araya
geldikten sonra dinlenmiş ve yenilenmiş bir şekilde Türk siyasetinde kararlı ve
sağlıklı adımlar atmaya devam edeceğinize yürekten inanıyorum. Yaşadığınız onca
zorluğa rağmen, hayallerinizin ve hedeflerinizin hâlâ dimdik ayakta olduğunu da
hissediyorum.
Bizler, Atatürk’ün gençleri,
cumhuriyet sevdalıları olarak; sizin bu ülke için en iyisini yapacağınızdan ve
bunun için mücadele edeceğinizden asla şüphe duymuyoruz.
En kalbi duygularımla selamlıyor,
ellerinizden öpüyorum.
Allah’a emanet olun.
Sağ olun, var olun.
İyi ki varsınız.
Saygılarımla.
Bir Türk Genci